25 Şubat 2017 Cumartesi






İNSANOĞLU OKUMA YAZMA, DÜNYAYI TANIMA DÖNEMİNDEN GEÇMEDEN BİLİNCİNİ YİTİRME DÖNEMİNE GİRMEK ÜZERE.
FELSEFE DERS MATERYALLERİ
Yazı sanki ömrünü tamamlamış gibi yerini resme, kitap yerini televizyona bırakıyor. İnsanoğlu daha tam olarak bir okuma yazma, dünyayı ve kendisini düşünme, tanıma döneminden geçmeden önce kendisini kaybetme, bi­lincini yitirme, kendisine yabancılaşma dönemine girmek üzere.
Ne diyordu Pascal? Evet, evrendeki bu güçler insanı eziyor, ama onu ezdiğini bilmiyor. İnsan ise onların ken­disini ezdiğini bildiği için onlardan daha üstün, daha değerli. Bundan ötürü ben yine Aristoteles’i izleyerek hazzı reddetmem, ama onun, yine Aristoteles gibi, insan hayatının ereği olmasını kabûl etmeyen etmeyen biriyim. İnsan bu kendi kendisi hakkındaki bilince, kendisinin bir bi­linç, bir düşünce olarak varlığının değeri hakkındaki görüşe ancak son birkaç yüzyıl içinde erişti. Ama bana öyle geliyor ki o bu kadar zahmetle kendisine ulaştığı şeyi kısa bir süre içinde elinden kaçırma tehlikesiyle karşı karşıya. Hazzı, tüketmeyi, mümkün olduğu kadar çok şeye sâhip olmayı hayatının temel ereği olarak görmeye doğru gidiyor. Sağ olsun kapitalizm, tüketim ekonomisi de onu bu arzu veya eğiliminde destekli­yor. İnsanoğlu daha tam olarak bir okuma yazma, dünyayı ve kendisini düşünme, tanıma döneminden geçmeden önce kendisini kaybetme, bi­lincini yitirme, kendisine yabancılaşma dönemine girmek üzere.
Bu konuda da basit bir örnek vereyim: İnsanoğlunun yazıya geçmesi bence tarihinde gerçekleştirdiği en büyük başarıdır. Oysa zamanımız­da artık yazı sanki ömrünü tamamlamış gibi yerini resme, kitap yerini televizyona bırakıyor. Ama insan resimle, imgeyle düşünemez muha­keme edemez ki: yazıyla, kelimelerle, kavramlarla düşünür. Bakın tele­vizyonlarda konuşan insanlar ne düşündüklerini ifade edebiliyorlar mı? Meramlarını anlatabiliyorlar mı? Hayır. Neden, çünkü düşünmeyi bilme­dikleri için, kelimeleri, kavramları öğrenmedikleri için, konuşmayı, cümle kurmayı da bilmiyorlar. Cümle kurmayı bilmedikleri için dertlerini, me­ramlarını ifade etmeyi de bilmiyorlar, böylece başka insanlarla, dünyayla iletişim kurmayı da bilmiyorlar. Peki bunları bilmiyorlarsa birbirleriyle konuşmayı, birbirlerini ikna etmeyi, barış ve güven içinde özgür ve parlak bir dünya kurmayı nasıl başaracaklar? Başaramayacaklar. Zaman içinde tekrar şiddetin, gücün, yani çağdaş diktatörlüğün çağma dönecekler.
Platon, düşünmenin ruhun kendi kendisiyle konuşması, diyalogu ol­duğunu söyler. Bence bu tamamen doğru bir gözlemdir. Peki, bununla ne demek istiyorum: İnsanın yazı, yazı sâyesinde öğrendiği dil, keli­meler, kavramlarla önce bizzat kendi kendisiyle iletişim kurduğu, yani düşündüğü, muhakeme ettiği, daha sonra bu iletişimini diğer insanla­ra, diğer ruhlara genişlettiğini söylemek istiyorum. Yani yazı, kitaplar aracılığıyla insan önce kendi kendisiyle konuşmayı öğrenir, sonra da bu konuşmayı diğer insanlara doğru genişletir. Şimdi düşünme, dil, konuş­ma, iletişim, bütün bunlar, okunan kitaplar, bu kitaplardaki konuşma­lar, düşünmeler sâyesinde, onların aracılığıyla, onlar üzerinden öğre­nilen, becerilen şeylerdir. Bu ise insanın en azından bir süre için yalnız başına, kendi başına kalmasını, bu düşünce ve konuşmalar üzerinde düşünmesini, onları öğrenmesini gerektirir. Ama benim gördüğüm sağ olsun televizyon, televizyonda sürekli olarak birbirini takip eden hare­ketli resimler sâyesinde insanın artık hiçbir zaman kendi başına, yalnız başına kalamadığı. Günün büyük bir bölümünde bu hareketli resimle­rin sersemletici ve düşünmeye fırsat bırakmayan etkisi altında bulunan insan nasıl yalnız başına kalabilir, nasıl aktif olarak düşünmeye zaman ayırabilir ki? Bunun sonucu olarak iyi bir kitap okuyucusu, okumanın sâkin huzurlu ortamı içinde okumayı, okuduğu şeyler üzerinde düşün­meyi, istediği zaman okuduğu şeyler üzerine geri dönmeyi, okuduğu ki­tabın yazarıyla diyaloga girmeyi, tartışmayı, bu sâyede kendisinin olan birtakım düşüncelere sâhip olmayı, onları ifade etmeyi öğrenebilir, ama iyi bir televizyon seyircisinin böyle bir şeyi başarması mümkün değildir.
Televizyonun bu olumsuz etkisine cep telefonlarının aynı ölçüde olumsuz etkisini de eklememiz gerektiğini düşünüyorum. Televizyon elle taşınamıyor, cep telefonu ise her yerde hazır ve nazır, insanlar onun sâyesinde her yerde ve herkesle beraber olma, yani yalnız başlarına ka- lamama felâketiyle karşı karşıyalar. Allah razı olsun devlet -ve belediye­ler- bir süreden beri, altmış beş yaş ve üstü olanlara şehir içinde bedava dolaşım imkânı sağlamış bulunuyor. Ben de bundan yararlanıyorum ve sık sık metroya biniyorum. Peki metroda gördüğüm ne? İnsanların metroda o kısa yolculukları süresi içinde dahi kendi kendileriyle yal­nız kalmaya tahammül edememeleri. Sizin de bildiğiniz gibi oturacak veya ayakta dayanacak bir yer bulur bulmaz daha sağlarına sollarına bakmadan, karşılarında önlerinde arkalarında neyin, kimin olduğunu görmeden, görme arzusu duymadan, birlikte yolculuk ettikleri insanlar üzerine herhangi bir gözlem yapmadan, düşünmeden cep telefonlarını çıkarıyorlar ve ya bir şey seyrediyorlar veya birbirlerine anlamsız ileti­lerde bulunuyorlar. Hatta bunun için de bizim bildiğimiz dilden ayrı, özel, kısaltılmış bir dil kullanıyorlar. Yani cep telefonlarının dili sâyesinde bildiğimiz dili de kaybetmek üzereyiz.
(…)Kısaca bizi gelecek­te bekleyen toplumun haz, tüketim, resim, gürültü toplumu olacağın­dan ciddî olarak korkuyorum.
Bir Ömür Düşünmek- Ahmet Arslan’la Nehir Söyleşi, Ekşi Kitap, 2016, s. 428

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder